MENU

The Bosphorus 60 yaşında

Her şey Anderson Hall’un çatı katında başlamıştı

Başlangıçta bu makale, kurulduğu günkü adıyla The Bosphorus gazetesinin 60. yılı onuruna, onun devamı olan Bosphorus Chronicle için hazırlanmıştır.  

The Bosphorus’un kurucuları Nuri Çolakoğlu RA 62 ve Ömer Bilgin  

1959 yılının yaz günleri… Altmış yıl önceydi, Robert Kolej’in orta bölümü olan Robert Academy’den yeni mezun olmuştuk. Ortaokul yıllarımızda The Echo adında bir dergimiz vardı, gazetecilik hevesi olan diğer öğrencilerle birlikte (yaklaşık 15 kişi) yayımlıyorduk. O zamanlar teksir makinesiyle çoğaltırdık, bu oldukça ilkel baskı aletinin silindir üzerine sarılan özel bir mumlu kâğıdı vardı, baskıya verilecek kâğıtları elimizle makineye yerleştirip silindirin kolunu çevirirdik. İşte bu kadar! Mumlu kâğıda yazdıklarınız sayfaya böyle aktarılırdı. Dergi kaç sayfa olacaksa, bu işlemi bir o kadar kez tekrarlardık. Örneğin 8 sayfalık bir dergiden 250 adet basmak isterseniz, kolu 2000 kez çevirmeniz gerekirdi. Bizim dönemden Nuri Yıldırım RA 62, henüz Hazırlık 1 öğrencisiyken, 1954’te bu kolu çevirmeye başlamış ve ondan sonra da devam etmiş.  

Liseye geçtiğimiz zaman lisenin yayını olmadığını gördük. O sıralarda Kolej bir değişim geçiriyordu, ortaokul kaldırılıp Yüksek Okul kuruluyordu. Ortaokulun dergisi vardı, Yüksek’te de bir şey vardı, fakat yeni lisede yoktu. Biz iki öğrenci, bir gazete çıkarmaya kesin kararlıydık. Önce gittik lise idaresinden onay aldık ve idarecileri (a) kâğıt almak ve gazetenin künyesini basmak için bize bir miktar para sağlamaya, (b) çalışacak bir oda tahsis etmeye razı ettik. Anlayış gösterdiler ve sonradan Boğaziçi Üniversitesinin kız yurdu olan Theodorus Hall’un giriş kat koridorunun ucunu bize ayırdılar. Bu 3 m2’lik alana iki masa sığdırmayı becerdik: biri teksir makinesi, diğeri daktilo makinesi için.  

Şimdi de daktilo ve baskı makinelerini nereden bulacağımız sorusu karşımızdaydı. Okul idaresi, Anderson Hall’un çatı katını karıştırmamıza izin verdi – oraya her yıl, 20. yüzyılın başından beri, yatılı öğrencilerin arkalarında bıraktıkları eşyalar kaldırılırdı. Orada iki adet müzelik parça bulduk: 1905’te üretilmiş bir daktilo makinesi ve 1911’den kalan antika bir teksir makinesi. Daktilo makinesinin tuşlarına bastığımız zaman o eski makinenin takırtısı bütün binada yankılanırdı.

Bu minicik bölmede bir yıl geçirdikten ve iki haftada bir gazete çıkardıktan sonra, okul idaresi bize acıdı ve binanın en alt katında, önceden İbrahim Efendi ve eşinin işlettikleri kantinimiz olan daha geniş bir odayı verdi. Taşındıktan sonra orayı temizlememiz epey sürdü çünkü fareler İbrahim Efendi’nin peynirlerini, salamlarını, sosislerini mutlu bir şekilde kemirdikleri yere yuva yapmışlardı. Bir-iki haftalık bir safariden sonra farelerden kurtulduk ve yeni yayınevimizi başlattık (gene aynı daktilo ve teksir makineleriyle).  

Bu arada biraz geriye gidelim. İhtiyacımız olan her şeye kavuşunca, gazeteye bir isim bulmamız gerekli oldu. The Bosphorus adını vermek kimin parlak fikriydi, hatırlamıyoruz. Gazetenin künyesi için kütüphaneye gittik ve çeşitli yazı karakterlerini içeren bir grafik kitabı bulduk. Her ne sebepleyse The Times gazetesinin gotik Old English yazı tipine karar verdik ve yarı-saydam bir kâğıt kullanarak harfleri birer birer kopyalayıp The Bosphorus’u oluşturduk. Bu bitince, bütün matbaaların olduğu Cağaloğlu’na gittik ve künyemizi kırmızı mürekkeple samankâğıdına bastırdık. Sonra da The Bosphorus’un, ya da kendi aramızda adlandırdığımız gibi Bosfor’un ilk sayısını basabildik.

Teknolojimizi geliştirmeyi çok istiyorduk, bu nedenle bir yıl sonra, 1961’de, eski teknolojimizi bırakıp Bosfor’u Cağaloğlu’ndaki bir matbaada bastırmaya başladık, orada dizgi makinelerini ve sayfa yerleştirmeyi öğrendik; geçmiş deneyimimize dayanarak da okulu faturaları ödemeye ikna ettik. Hey gidi günler! Unutulur gibi değil. 

İnternet sitemizde çerez kullanılmaktadır. Çerezler hakkında detaylı bilgi için Çerez Politikası’nı inceleyiniz. Devam etmeniz halinde çerez kullanımına izin verdiğinizi kabul edeceğiz.
DEVAM